Geçim sıkıntısı hayatın kendisi. Ama en ağır olanı ne, biliyor musunuz?
Bu tabloyu görüp de “abartılıyor” diyenler, utancı görüp gözlerini yumanlar. Üstelik makam sahibi olup umursamayanlar…
Yoksulluk sadece gelir eksikliği değil. Bir annenin mutfakta hesabı defalarca yapması, babanın çocuğuna “şimdi değil” demesidir.
Geçim sıkıntısı büyürken, bunu dile getirenlere “sabredin” demek kolay. Gelin görün ki sabır karnı doyurmuyor, Sabri.
Devlet mekanizmasını döndürenlerin görevi görmezden gelmek, mazeret üretmek değil; görmek ve çözmektir. Sorunu dile getireni susturmak değil, sorunun kendisini ortadan kaldırmaktır.
Gasp olayları artıyorsa, bu sadece polisin sorunu mu?
Uyuşturucu ve bahis kumarı yaygınlaşıyorsa, ortada kocaman bir çürüme var demektir.
Bir ülkede gençler geleceğe değil, kaçışa yatırım yapıyorsa; yasal olmayan yolları tercih edip bilmedikleri ülkelere gitmek için çırpınıyorsa, kocaman sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz.
Üç harfli marketlerde çalışan makine mühendisleri… Kızılay’ın “kan verin” broşürlerini yevmiye ile dağıtan öğrencileri var bu ülkenin.
Mesela…
“Bedenini satan kadınlar” diyerek geçmek kolay.
Sebepleri var bu acıların.
Ekonomik çaresizlik, ahlaki sorunlar, samimiyetsizlik, şiddet, eğitimsizlik ve sosyal güvenceyle ilgili soru işaretleri. Bir kadını kendi bedenini geçim aracına dönüştürmeye mecbur bırakan düzen, sadece onun değil; hepimizin ayıbı değil mi?
Bu utancı görüp de “bize ne” diyen kamu görevlileri varsa, sorun daha da derindir. Caminin altında fuhuş yapıldığını, uyuşturucu içildiğini bildikleri halde gıkını çıkarmayan cemaatle, ibadethanenin görevlileri bu şehrin acıklı fotoğrafı değil mi?
Toplumdaki saygının yerlerde süründüğünü fark edememek riyakârlık olur. Onca kamu spotu, değerler eğitimi, okullarda verilen saygı dersleri. Peki neden toplu taşımada yaşlıya yer vermeyen, kulaklığını çıkarıp etrafına bakmayan o “özel okul” öğrenci profili büyüyor?
Gençler kendiliğinden böyle olmadı; yumurtadan da çıkmadı. Büyüklerin vurdumduymazlığını model aldı. Bir ülkede üst kademede sorumluluk hissi zayıflarsa, aşağıda saygı kültürü de güneşi gören buza benzer.
Saygı, müfredatla değil; örnekle öğretilir.
Diyanet İşleri Başkanlığı fitre miktarını 240 TL olarak açıkladı.
Kimi bunu alkışladı.
Kimi “görevimizi yaptık” diyerek içini rahatlattı.
240 TL vererek cenneti garantilediğini sanan bir anlayış, milyonların geçim sıkıntısını gerçekten hissedebilir mi?
Elbette ibadet önemlidir; çünkü vicdani sorumluluğun kapısını aralar, adaletli davranmayı öğütler. Ancak sorumluluğunun bilincinde olan maaşlı namaz kıldırma memurlarının sayısındaki azalma içimi acıtıyor.
Cuma hutbesi öncesi telefonla meşgul olanları, bazı dengeleri gözeterek uyarmayan imam hatipler; sıra şova geldiğinde hep ön sıradalar!
Ali Babacan Ocak ayında faize 419 milyar lira gittiğini açıkladı. Yani rantiyeye verilmiş; parasıyla para kazananlara! Kimin parası, biliyor musun koçum? Senin, benim, çiftçinin, esnafın, işverenin, emeklinin ve işçinin…
Sahi…
İş 4 bin TL olan bayram ikramiyesine artış yapmaya gelince “5 bin lira yapacağız” diye böbürlenmeler!
Ama diğer tarafta vekil maaşı 273 bin TL’yi bir çırpıda harcayabilen bir kopuş varsa, mesele sadece zam oranı değildir.
Mesele, yönetenle yönetilen arasındaki mesafenin açılmasıdır. Millet geçim derdindeyken, yukarıdakiler konfor derdindeyse orada güven aşınır.
Gazze ağlarken, Suudilerin ABD ve İsrail uşağı olduğunu arkadaş sohbetlerinde dile getirenlerin umre telaşı içinde olmalarını nasıl izah edeceğiz, Kamil?
Yaşananları görüp dertlenmeyenler… “Böyle gelmiş, böyle gider” diyenler… Sadece günü kurtarma peşinde olanlar…
Bir toplum en çok ne zaman kaybeder, biliyor musunuz?
Sorunları kabullendiğinde.
Yoksulluk normalleşirse umut azalır. Ramazan’da erzak paketinin içine bulgur, makarna, pirinç koyup; dar gelirlinin elektrik, doğalgaz, su faturalarını aklından geçirmeden nefsini tatmin eden zavallılara, Yaratıcı iyi şeyler vaat etmediğini Hz. Peygamber ve kutsal kitap aracılığıyla bildiriyor.
Saygısızlık, merhametsizlik yaygınlaşırsa birlikte yaşama kültürü zayıflar. Zayıflıyor da.
Çünkü gerçek yoksulluk, cebimizdeki para eksikliği değil; vicdanımızdaki eksilmedir.